10 Nisan 2012 Salı

Bir Gün Georg Simmel’i de Yanıma Alıp İstanbul’a Bir Tepeden Baktım


İstanbul’da yaşayanların bu şehirle ilişkisine baktığımda bir desen ortaya çıkıyor: aşk-nefret. Kiminle konuşsanız önce uzun uzun trafikten, insana nefes aldırmayan kalabalıktan, gündelik hayatının keşmekeşinden dert yanacaktır. Hemen ardından haylaz çocuğu için “Atsan atılmaz, satsan satılmaz” diye dert yanan anne edasıyla ekleyecektir: Bu şehirde bir şey var ama, bırakıp gidemiyorsun işte.  Bunu söyleyenler bir yandan Bodrum’a yerleşme hayalleri kurarken diğer yandan hayatlarının her gün burada biraz daha kök salmasına izin veriyorlardır. Demek oluyor ki hayatlarını çaldığını söyledikleri şehirde onlara belli belirsiz iyi gelen bir şey de var. Bu ilişkiyi sürdürebildiklerine göre, en azından öyle olmalı diye düşünüyorum. Simmel’in, metropol yaşamının kişinin zihinsel hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlattığı “Metropol ve Tinsel Hayat” makalesini okuduğumda taşlar biraz daha yerine oturdu benim için. Son derece yaratıcı bulduğum bazı anekdotlarını İstanbul örneğinde ele almak istiyorum bu yazıda.

Simmel, her an sayısız uyaranla karşılaşan, bu uyaranlardan hepsine tepki veremeyecek olduğu için (aksi  halde kişinin benliği paramparça olurdu) karşılaştığı durumlara artık kalbiyle değil, bunları daha yüzeysel bir biçimde değerlendirecek olan zihniyle tepkiler vermeye başlayan insandan söz eder. İstiklal Caddesi’nde yürümeyi denediğiniz bir Cumartesi akşamını düşünün ya da herhangi bir gün diyelim, İstiklal için pek farkı olmayacaktır. Her adımınızla beraber gördüğünüz resmin değiştiğini aklınıza getirin. Caddeyi sağlı sollu kapatmış mağazalar bir anlık bakışınızın, dikkatinizin sahibi olmak üzere daha renkli, daha gürültü olma konusunda birbiriyle yarışır. Her an yeni bir müzikle, başka bir resimle, farklı insanlarla karşı karşıya kalırsınız. Hepsine aynı ilgiyle yaklaşmanız imkansız hale gelir; sahnenin içinden geçip gidersiniz. Böylece, Simmel’in metropol insanına özgü olduğunu söylediği mesafelilik ve bıkkınlık, çok sayıda uyaran karşısında artık iyice yıpranmış sinirlerin zihinsel bütünlüğü korumak için savunma mekanizmasıdır.

Bu dikkat çekme yarışındaki ekonomik boyut göz ardı edilemez. Simmel’in metropolü, kapitalist üretim biçiminin giderek hakim olduğu bir şehir aslında; şehrin tin üzerindeki dönüştürücü etkisi de değişen para ekonomisiyle birebir alakalı. Tasvir ettiği zihinsel durum mu yoksa bahsettiği para ekonomisi mi; hangisinin diğerine yol açtığı konusunda yorum yapmaz Simmel ama bir İngiliz tarihçisinden şu alıntıyı aktarır: “Bütün bir İngiliz tarihi boyunca Londra İngiltere'nin asla kalbi olmamış, sıklıkla zihni, ama her zaman para kesesi olmuştur!” İstanbul’a taşı toprağı altın diye gelmiştik yanılmıyorsam. Kuşkusuz yeterince paramız olduğu zaman Bodrum’a, organik domateslerimizi yetiştirmeye gidebileceğiz.  İstanbul’a dair metaforların deryasında boğulmadan önce belki “köprü”nün hemen ilk anlamıyla para akışı demek olduğunu bir yere not etmemiz de gerekir.

Metropol yaşamı dakik olmayı gerektirir. Vakit, en çok metropolde nakittir. Belli zamanlarda belli yerlerde olmamız gerekiyor, bu kesin. Toplantıların, görüşmelerin, etkinliklerin peşinde koşarken günlük maratonumuzda fosforlu engel çitleri gibi saat birimlerinin üstünden atlayıp geçiyor, ertesi gün tekrar en baştan koşmaya başlıyoruz. “Berlin'deki bütün saatler ansızın farklı zamanları gösterecek olsa” diyor Simmel, “bütün iktisadi hayat ve iletişim alt üst olur, bu durum bir saat bile sürse etkileri uzun süre atlatılamazdı.” Zamanı nesnel bir düzene sokan saat onsuz yapamayacağımız bir gerece dönüştüğünden beri belki de, son derece hesaplı hayatlarımızda öznel denebilecek pek bir şeye yer kalmadı. Öznel, yani özneye ait olduğunuzu düşündüğümüz şeyleri yeniden gözden geçirmek eğlenceli olabilir. Öznelin aslında en başından beri ne kadar nesnel, ne kadar bireysel deneyimin uzağında ve dışarısı tarafından belirlenmiş olduğunu keşfedebiliriz. Eğlenceli derken, ironik anlamıyla söylüyorum.

Mesafelilik, bıkkınlık, hesaplılık, dakiklik: Simmel’in ‘Hepsi bu kadar değil!’ dediğini de tahmin edebilirsiniz. Metropolde ilişki kurduğumuz insanlara karşı, yani çoğunlukla yıpranmış sinirlerimiz için bir başka uyaran olan ya da yüzeysel ilişkilerimiz içinde sadece bir araca indirgediğimiz insanlara demek istiyorum, içten içe bir hoşnutsuzluk, tiksinme ve nefret de beslediğimizi söyler Simmel. Bu nefret çeşitli karşılaşmalarda bir çatlak bulup ortaya çıkar. Tıka basa dolu bir metroda etrafınızdaki insanlara karşı neler hissettiğinizi düşünün. Tek bir adım atmanıza olanak vermeyen, üstünüze üstünüze gelen kalabalıkları düşünün. Vapurdan aynı anda telaş içinde inmeye/ vapura aynı anda telaş içinde binmeye çalışan insanları düşünün. Kendinizi de düşünün tabi bu arada: Saatin fosforlu çit engellerinden atlarken kendimizden de daha az nefret etmiyoruzdur, ya da ne yaptığımızı fark etsek daha az nefret etmezdik diyelim.

Ve kaçınılmaz olarak yabancılaşma. "Metropol kalabalığıyla kıyaslandığında, insanın kendini böylesine yalnız, böylesine kaybolmuş hissettiği başka bir yer yoktur." Issız adamlar ve kadınlar başka türlü türemiş olamazdı. Kalabalığın ortasında yalnız olduğunu söyleyen klişe kimselerin de sırtını sıvazlıyor Simmel: 'Biliyorum.' Çok fazla karanlık bir tablo gibi görünebilir anlattığım; benim Simmel'den aldığım bu kadar karanlık olabilir. Eğer "Metropol ve Tinsel Hayat"ı okursanız, Simmel'in metropolün özgürleştirici yanını da göz ardı etmediğini, amacının insanı yalnız, ama aynı zamanda daha önce hiç olmadığı kadar özgür kılan metropolü eleştirmek ya da bazı eski güzel günlere dönmeyi istemek değil, anlamaya çalışmak olduğunu söylediğini görebilirsiniz. Şimdi herkes anlamak için herkes kendi İstanbul'una dağılsın.


Akademik olmayan bir yazı yazmanın, dolayısıyla referans vermek zorunda olmamanın keyfini sürüyorum. Yazıdaki alıntılar nereden geliyor diye merak ederseniz, Simmel’in Ağustos 2011’de İletişim Yayınları’nda yedinci baskısını yapan ve Tanıl Bora, Elçin Gen, Nazile Kalaycı’nın çevirisiyle okuyacağınız Modern Kültürde Çatışma kitabına başvurabilirsiniz.